We're MC Raiders, we ain't got no life.

Evet, eski blog türüne bir dönüş yapmış bulunmaktayım. Evet, tükürdüğümü de yaladım maalesef. Ama mühim olan bu değil. Buna ihtiyacım vardı. Hep bunu hissettim, daha fazla emo'laşmadan bir nokta daha eklemek gerekirse.

Eh ama. Ben ne konuşacaktım, nasıl başladım. Birçok MMO gezdim biliyorsun blog. Ultima'yla ıkınarak başladım (Ultima ıkınmanın bol olduğu bir oyun. On vuruşunuzda falan 0.01 skill geliyor. En azından bizim serverda öyleydi.), ardından ufak bir MU Online macerası, ilk MMO partim. (hayır Milli MU Partisi değil. Olsa komik olurdu değil mi? Cevap : Hayır.) Ama bunlar ona hazırlıktı hep. 9 ayımı, Kimya'dan almam gereken 50 puanı (64 almam gerekiyordu, diyeyim kaç aldığımı siz düşünün), ya da Matematik'ten geçmem için gereken 3'ü benden çalan oyuna. World Of WarCraft. Niye başladım diye soran olursa, cevap basit, bir küçük çocuğun bisiklet istemesi gibi, bende MMO oynamayı istiyordum. Çünkü görüyorsunuz ya, bisikletin nasıl birşey olduğu konusunda hikayeler duymamıştır o velet. Sadece hayal ediyordur, rüzgarın suratına çarpışını, hız yapışını. Ve heyecanlanıyordur. Bende heyecanlanıyordum. Size abartmıyorum, o kadar çok çaba gösterdim ki WoW almak için. Benim için 2.5 saatlik mesafede olan Bakırköy, 1.5 saatlik mesafedeki Taksim, 10 dakika mesafedeki Migros ve daha nicelerine defalarca gittim. Carousel Megavizyon'daki son WoW'u kapıp, KFC'ye oturduğumu hatırlıyorum, ama o ara ne yediğimle alakalı bir fikrim bile yok. Yani annem o sırada bana kızarmış salyangoz derisi sosu ile süslenmiş bokböceği rosto yedirmişse bile, bilmiyorum, ama yedirmişse yedirmiştir, helal-i hoş olsun. Salyangoz derisi sosu da komikmiş hani. O WoW'u eve getirdikten sonra bir de annemin kredi kartının limitinin düşürülmesini bekledik (ilginç olan Wii istemek için de benzer işlemin tersini yapmamız, ve benzer bir süre beklememiz gerekti). Oyuna ilk başladığımda inanamadığımı hatırlıyorum...5 SAAT PATCH İNDİRECEĞİM DİYORDU! Ama asıl olay sonra başladı...PATCH İNDİRME 6.5 SAAT SÜRDÜ! Fakat o kadar engele rağmen, oyundaydım. Uzun süredir fantezisini kurduğum (hayır o anlamda değil) Tauren Shaman'ımı yarattım (of ulan Tauren fantezisi de kötüymüş). Oynadım, Azeroth'un rüzgarı suratımdaydı. Aynı hayal ettiğim gibiydi. Oyuna girdiğimde "bu mu?" dediğimi hatırlıyorum. Mulgore'un o hayran olduğum yeşilliklerinde koşarken, ben inanamıyordum. Üç boyutlu bir MMO. İçindesin dünyanın. Tabii düşüncelerim rüzgarla beraber suratıma inen birkaç saldırıyla kesildi ama, olsun, dünyanın en kral insanı bendim. Sonra Crooq, Nira ve Czernobog geldi. Sırasıyla Elf Hunter, Human Paladin ve Tauren Shaman'larım. Ve onları hayata bağlayan Rehd, Xmyth, Punjabi, Yashse. İnanılmazdı. Fakat oyundan sıkılmaya başladığım günler de geldi. 9 ay oynadıktan sonra o biraz Allah'ın emriydi zaten. Neyse, ve sonraki günlerde oyunu bıraktım. Burasının öyle betimlenecek bir tarafı yok. Annemin kredi kartı değişikliğini fırsat bildim, haydi ben gidiyorum dedim, ve çok affedersiniz siktir olup gittim. Sonrası A Tale In the Desert III'te alınan 3 level (öyle demeyin lan çok zor level almak), birkaç offline oyun, ve EQ2... Aslına bakarsanız oyuna bağlanamamıştım. Araya birçok şey girdi, ve oyuna bağlanmam yazın sonunu ancak buldu. Selçuk abi'nin katkılarıyla, Mahser'imi yarattım. Half-Elf Swashbuckler. 24. level'a kadar o gazla üç günde geldim, fakat sonrası tekrar bir soğuma. Çok rahatsız edici olduğunu hatırlıyorum. Gelmeye söz vermiş bazı arkadaşlarımın tabir-i caizse NAH gelmelerinden, oyunda hiçbir zaman hazzetmediğim grupla xp kasmanın yüceltilmesinden ve bir sürü şeyden bıkmıştım. Matrix Online'a girdim (dikkat ederseniz EQ2'yi bıraktım demedim, ki bırakmadım da.) , daha iyi olur umuduyla. Ve sürpriz : OLMADI. Onun yerine iki oyunu da boşladım. Madvoc karakterim 12. level falandı bıraktım onu. İki oyuna da çok uzun süreler girmedim. Sonra Ravenloft guildi açıldı, onun gazıyla bir 34 oldum, sonra o da söndü. Sonra da bıraktım ikisini de zaten. Ve arkadaşlarla girdiğimiz City of Heroes. Uzun zamandır görmediğim, ve göremeyeceğim bir arkadaşımla karakterlerimizi yarattık. En iyi arkadaşım tabirini kullanmakta tereddüt etmeyeceğim başka bir arkadaş da bize katıldı ve muhteşem üçlüyü oluşturduk : Vaarsunvais, Pisicik, Alparslan (ve hayır arkadaşın adı Alparslan değildi). Ömrümün en iyi MMO tecrübeleriydi. Bu da beni birşey düşünmeye itti, o da az sonra bu sayfaya dökeceğim bir gerçek.

MMO'lar, kaliteleriyle öne çıkmazlar. Bunu oynadığım MMO'lardan rahatlıkla söyleyebilirim. MMO'lar, hangi özelliklerini (WoW'un durumunda, hangi özelliklerini aşırmadığı) hangi oyundan (WoW'un durumunda hangi oyundan değil ki) aşırdıklarıyla öne çıkmazlar. Verdikleri his, ve daha önemlisi, sizin o oyuna yüklediğiniz hisle öne çıkarlar. WoW o kadar family-friendly, o kadar basit bir oyundu ki, sevmemek mümkün değildi. Fakat EQ2'yi sevmek için çaba gerekiyordu. O çabayı, dürüstçe söylüyorum, göstermek istemedim. Ya da koşullar bana göstertmedi. Önemli değil artık sanırım. Bu paragraftan anlamış olacağınız üzere, gerçeğin ilk parçası önemli olanın oyuncunun koşullarıdır. Kiminle oynadığı, kimlerle tanıştığı, kimlerle grup yaptığı.

Evet, EQ2, oyun olarak WoW'dan çok daha kaliteliydi. Zaten abisiydi WoW'un. Peki niye WoW'un zilyon tane oyuncusu var? Basit bir soru, ki başka bir soruyla cevap verilir buna, neden EverQuest bir devrim sayılırken daha kaliteli bir oyun olarak, EverQuest 2 sayılmıyor? Cevap basit sanırım değil mi? Yapılmamış şeyler yapamazsınız. Fiziğin en basit kuralıdır bu. Yapılmış şeylerin üstüne çıkarsınız. Ultima'nın üstüne 3 boyut çıkaran EQ bir devrimdi. EQ2'nin üzerine sevecenliği, mizahı, kolaylığı çıkaran WoW'da bir devrimdi. Kimse kırılmasın, ama WoW'daki o basit açgözlülük tetikleyen item sistemini EQ2 yapamamış. Diablo'yla EQ2'yi birleştirmek, ah evet, en büyük devrim buydu. İkinci paragraftan ne anladık peki? Bir MMO'yu iyi yapan ikinci önemli unsur, nasıl yaptığı değil, hangi kalitede yaptığı değil, doğru zamanda doğru yerde bulunmak, ve doğru karışımı yapmaktır.

Ve gerçeğin son kısmı. Dünya. Evren. Ya da ne isim veriyorsunuz o (benim favorim "ayağımın bastığı yer lan işte ne uzatıyorsunuz". Evet yaşandı) Hikaye ne kadar önemli? Çok mu? Benim için öyle. Fakat şunu söylemeliyim, o kadar da değil. Çünkü benim evrenden kastım o değil. World of WarCraft'ın çok önemli bir artısı vardı, WarCraft oyuncuları. Hanginiz, sorarım size hanginiz yanan Stratholme'daki çığlıklarda duygulanmadınız? Hanginiz, BC fragmanını gösteren PC monitörüne "AY EM PREPEERD ILIDAAAAAAN" diye bağırmadınız? Hanginiz Uther'in mezarının başında intikam yeminleri etmedi? Ben, bizzat ben, Undercity'nin girişinde duyulan fısıltılarda ağlamak istedim. Diz çöktüğümü hatırlıyorum, karakterde de, evde de. "Succeeding you...father." Evet aynen böyle. Çok üzgünüm, hikaye yoktu WoW'da. Ama aynı derecede üzgünlükle belirtmeliyim ki, EQ2'de de bu dayanak yoktu. Bizzat bu hisler olmasa da, City of Heroes'da çizgi romanlara dayanan bir evren hissiyatı vardı. A Tale In The Desert'ta çalışma arzusu ve eski mısıra dayanan. EQ2'de ise orjinal EQ'ya birçok gönderme vardı, ama Sony bir noktayı atlamıştı, içine alan, ve bir şekilde tanıdık gelen bir evren. En azından, benim durumumda böyleydi. Matrix Online'daki o başarısızlıktan bahsetmiyorum bile, o oyunda evren ne kadar güzel olursa olsun o bug'lar oyunu müthiş(!) kılıyordu. Yani, üçüncü gerçek geldi sayın okuyucu : tanıdık gelen, içine alan, ve hissiyata boğacak bir evren.

Peki ne çıkardık buradan? EQ2'den nefret ettiğimi? WoW'u özlediğimi?

Hayır.

City of Heroes için heyecanlıyım sadece o kadar.

Ve Renegades of Death'i özledim.

Bilmeyenler eski blog postlarıma bakabilirler, mutlaka yazmışımdır.

Eğer gördüğün bu değilse, kör olduğun manasına gelmez.
Eğer bu senin hissetmeni sağlamıyorsa, ölü olduğun manasına gelmez.
Nehirin yüksek olduğu yerde, nehirin kafasının güzel olduğu yerde.
Eğer görülmek istemiyorsan, saklanmak zorunda değilsin.
Eğer inanmak istemiyorsan, hayattaymış gibi hissetmek zorunda değilsin.
Süperbilinmezin içinde hayatta...önce zihnini çalıyor, sonra ruhunu.
Eğer bu seni özgürleştirmiyorsa, senin bağlı olduğun manasına gelmez.
Eğer bu seni alaşağı etmiyorsa, bu yukarıda olmadığın manasına gelmez.
Eğer bu seni gülümsetmiyorsa, ağlamak zorunda değilsin.
Eğer bu mantıklı gelmiyorsa, yalan olduğu manasına gelmez.
Süperbilinmezin içinde hayatta...önce zihnini çalıyor, sonra ruhunu.
Kendini korkmuş bir hale getir.
Kendini yalnız bir hale getir.
Kendini hapis bir hale getir.
Kendini kontrol eder bir hale getir.
Süperbilinmezin içinde hayatta...

Yorumlar

Popüler Yayınlar