bunu yapabiliyor muyuz, bilmiyorum.
bir çalma listesi var benim uygulamamda. 'eski yaralar' adı, ama böyle yazılmadı; iki tane taksim işareti var ismin önünde. sonra da birleşik olarak ingilizcesi yazıyor. old wounds. güzel bir kelime öbeği. iki taksim koyunca her şey biraz ilginç gözüküyor.
şu an her şey biraz garip hissettiriyor.
yirmi yıl önce aşağı yukarı bugünleri gösteriyor bu blogdaki en eski yazının tarihi. daha eski yazılar olduğuna da eminim. çok uzunca olmayan, ama yaşadığım ömre göre ölçünce çok uzun çıkan bir süre boyunca kimseye göstermeden büyüttüm bu blogu. utanıyordum yazdıklarımdan. mutlaka utanmam için geçerli sebeplerim vardı. erişebileceğiniz en eski blog yazısında, yani; utanmadan insanlarla paylaştığım ilk blog yazısında acının birisinin bedenini çimdiklediğinden söz ediyorum. düşünün ki göstermekten utanmadığım, silmeme kararını alacak kadar inandığım en eski yazım bu.
şimdi olduğum kişiyi görsem kendimi çimdikler miydim acaba?
hatırlıyorum böyle bir şey vardı. bir müzik açılırdı arkaya, herkesin uyuduğu ıssız zamanlarda o müziğin hissi aynalanırdı. ya da bilmiyorum, belki de yoğun bir his vardı midemin içinden beni büken; o hisle müzik ortada bir yerde buluşurdu. bu 'eski yaralar' listem o günlerden kalma şarkılarla dolu. jeff buckley var mesela. hallelujah'ı seçmişim tabii ki. bir hatıra geliyor aklıma şarkıyla ilgili. bir tren istasyonu var. bir çocuk var, saçı yeni kesilmiş, sakalı hafif uzun, üzerinde siyah kolsuz bir üst var. çantası dolu çocuğun, aklı çantasından da dolu. sabah birisiyle tanışmış bir hostelin tekinde. kızın o an o istasyona gelebileceği inancının gelmediği gerçekliğine çarptığı yerde üzülüyor.
ne kadar saçma. kız ona bir sonraki gideceği şehirde onu bekleyen aile üyeleri olduğunu söylemiş halbuki. çocuk yine de inanmış kızın gelebileceği ihtimaline. şimdi de hiç bulunmamış bir şeyin kaybına üzülüyor.
nasıl yapılıyordu bunlar, biz nasıl yapıyorduk, gerçekten bilmiyorum.
cloud cult diye bir grup var. bahsettim epey bir sürü farklı yerde. may your hearts stay strong diye bir şarkı yapıp koymuşlar albümlerinden tekine. hiç yarın olmayacak, birisi bunları dinleyip kendi küçük zihnine sığmayacak beklentiler üretmeyeceklermiş gibi sorumsuzca aşk övüyorlar. gerçek de değil aşk, çünkü gerçek aşk övülmez. gerçek aşkla ilgili eksper fikirlerim için buraya geldiğinizi biliyorum o yüzden sizden bunu sakınacak değilim, gerçek aşk övülmez. gerçek aşk ya sessizce yaşanır ve kimseye anlatılmaz; ki bunu björk hepinize söylemişti, ya da gerçek aşk kıvrandırır ve insanı mantığından arındırır. cloud cult ise öyle düşünmemiş. öyle söylememiş.
ne garip.
mad world var listede. anlamıyorum neden olduğunu. donnie darko izlemiştim zamanında, hatırlıyorum. amerika'daydım ve ufacıktım, ebat olarak aşağı yukarı aynı rakamlarda ölçülsem de. küçücüktü kafam, daracıktı dağarcığım, hiçbir şeyden habersiz ve kendi unsurumun dışında her şeyden rahatsızdım. çok uzun sürmedi kendimi bulmam çünkü yalnız kaldım; ama kendimin törpülenmesi gereken yerlerini törpülemem yıllarımı aldı.
heartless var listede. bu da aynı dönemden bir şarkı. iki yaranın üstüne bir şarkı hoş mu?
anlamıyorum bunlar nasıl yapılıyordu.
listenin ilerisinde lots sometimes diye bir şarkı var. o şarkının bir acı borcu vardı bana. ben o şarkıyı mutluyken dinledim. mutluydum yani bu yadsınamaz. mutluluğumun sebebi artık körlük müydü, cehalet miydi bilmiyorum; bunu önemsemeyecek kadar mutluydum. glasvegas çıktı karşıma ve lots sometimes dedi, üstelik üst üste, üstelik birkaç kere. ben yaşamadığım ama yaşayacağımdan emin olduğum bir acının çimdiğini hissettim bir anda. daha büyüğünü hissetmek üzere bir kenara aldım. sonra o geldi ve mumun alevini tekte söndürdü iki parmağının arasını yalamadan. çok garipti. ben ona bu hakkı vermemiştim aslında. geldi, bir mektup yazdı bana ve o "çok bazen," dedi. mektup elektronikti tabii ki. lots sometimes'ın acı borcu havada asılı kaldı.
şimdi o da öylece bir şarkı. hatırlamıyorum ki bu kadar acıtacak ne vardı?
yirmi yıl önce aşağı yukarı bugünlerden beri bir takım yazılar var bu blogda. hayatımda annemden ve world of warcraft'tan sonra kurduğum en uzun ilişki, burası kesin. bu listeye beşiktaş jimnastik kulübü'nü de ekleyebilirim, ama son on yıldır giderek bir spor kulübü ile ilgili kurulan duygusal iletişimlerden soğuyorum ve birisi bana beşiktaş'ın hayatımda bayadır önemli olmadığını hatırlatıp bu ilişkinin esasında koptuğunu savunursa, karşı argüman üretebileceğimi sanmıyorum. ben bu yirmi yılda karşı argüman üretmeyi de bıraktım aslında, sigarayı, sigarayı, aburu, cuburu, cipsi ve kolayı bıraktığım gibi. başka bir ton şey bıraktım bu yirmi yıl içinde: siyaseti, haklı olma gayretini (bunlar aşağı yukarı eş zamanlı gitti) nobel edebiyat ödülü kazanma hayalimi (zaten nobel neydi), çocuksu inadımı, bende bir şey gören bazı insanları -arkamda ya da yüzüstü, sokaklarda yatmayı ve bir de, itiraf edelim, bu tip bloglar yazmayı.
swim until you can't see land açıldı şimdi. gerçek bir eski yara gibi. yüzüme duyar duymaz kocaman bir gülümseme yerleşti.
gerçek eski yaralar böyle yaparlar çünkü. ben bu yirmi yıl içerisinde pek çok gerçek yara kadar, pek çok artık önemi kalmamış takıntı ve gıcıklık yaşadım. bir çoğunun ismini hatırlamıyorum. bazılarının isimleri karşıma tekrar çıkıyor. gerçekten yara olanlar ise gülümseme gibi işte. yüzüme yerleştikleri zaman gocunmuyorum.
hero var listenin sonunda. her şeyin başında da o vardı aslında. bu kahraman bendim ve bu hikaye benimdi. ben emindim her şeyin mutlu ya da mutsuz bir sona varacağından. sesler ve renkler sadece bir yazarın tasviriydi ve bu yazarın en büyük başarısı bendim. her şey, bunu itiraf etmesem de, aslında sadece benim başıma geliyordu.
ortada ağızdan ağıza ve kalpten kalbe anlatılanlardan başka hiçbir hikaye olmadığını ve gerçek kahramanların ne olup ne olmadıklarını belirtme ihtiyacı hissetmediklerini öğrenmem yirmi seneden de fazlamı aldı.
böyle yapılıyordu herhalde. yani, böyle olması gerekir.
gerekmiyorsa da olduğu ve olacağının sınırının bu kadar olacağını kabul etmek bazı geceler en iyisidir.
Yorumlar