yanlış hikayeler: bölüm iki

Hiç kendinizi ortada hissettiniz mi? Bir değişimin ortasında, alacakaranlıkta, gündüzün geceye dönmesini beklerken. Bir sürecin içerisinde, sürecin biteceğinden emin bir şekilde. İşkenceye dayanması gerekenlere öğretilen bir şeydir bu, sürecin bir şekilde biteceğine sarılmak. Uykuyla uyanıklık arasındaki o an en kolayıdır bu değişimlerin, kısa sürer, siz uyanacağınzdan şüphe bile edemeden gözleriniz açar size dünyayı.

Peki hiç ortada yaşadınız mı? Orta anını ziyaret etmekten bir sonraki seviyeye atlayıp evinizi, yaşamınızı ve ahlaki değerlerinizi oraya gömdünüz mü? Temelleriniz binalarınıza orada dönüştü mi hiç? Daha da kötüsü, hiç ortada doğdunuz mu siz? Acının, düpedüz acının ve mutluluğun tam ortasında. Ne cennete dokunabilen, ne de cehennemin yakabildiği. Yakınması ayıplanacak kadar iyi ama mutlu olması beklenmeyecek kadar rezalet bir hayatı tecrübe ettiniz mi hiç?

Sizin gibi o süreci yaşayanların yere tükürse papatya peydahlayacak kadar iyi niyetleri hiç lanetledi mi sizi, beni lanetlediği gibi? Onların bu araf yaşamını kucaklamaları sizi daha da sıkıştırdı mı hiç? İntiharın, o gerizekalı neşe ampulleri yüzünden güçsüzlük sayıldığı, yaşamanın ise insanların o böceklere tapmasını sağlayan handikap yüzünden mümkün olmadığı bir dünyada yaşamadınız değil mi? Şanslısınız, çünkü ben o dünyaya doğdum.

Annem ve babamın suratını görmek isterdim 30 Mart 1981 günü. Mükemmel bir adamla mükemmel bir kadın, mükemmel bir evliliğin mükemmel olması beklenen bir meyvasını beyaz masaya yumurtlamak üzere giriyorlar mükemmel bir hastaneye. Mükemmel bir hemşire karşılıyor onları, mükemmel temizlenmiş yerlerin mükemmel temizlenmelerinden sorumlu olan mükemmel hademe iyi şanslar diliyor mükemmel mustakbel anneye. Mükemmel, beyaz bir yatakta, mükemmel doktorun elleri annemin mükemmel organında, beni bekliyorlar hepsi birden. Ben, suratımda kıpkırmızı kanla, karanlıktan çekilmenin azabıyla ağlayacağım az sonra, bundan herkes emin. Ama ağlamıyorum. Mükemmel an sessizlikle yok oluyor, doktorun önlüğü kan ve pislikle kirlenmiş, annemin suratı terli, buruşmuş ve gözleri yamyaş. Babamın elleri annem tarafından çürütülmüş, hemşireler kirlenmiş, yorulmuş. Mükemmel dünya sessizlikle yıkılıyor o an, parçalanıyor ve ben değiştiriyorum her şeyi. Doktor ölü doğduğumdan korkuyor, elini boynuma götürüyor, nabzı buluyor. Nabız düzensiz, ritmsiz, normal insan nabzından farklı. Bir şey daha farklı, bir şeyi daha keşfediyor doktor, o gün o mükemmel beyaz yatağa doğan tam gelişememiş beyaz sperm sağır, duyamıyor.

Böyle bir yıkıma doğuyorum, böyle bir yıkım doğuruyorum sessizliğimle. Doktorlar niye sağır doğduğumu muhtemelen mükemmellikleri parçalanmış ebeveynlerime açıklıyorlar, ama ben duymuyorum onları. Benim için oynayan ağızlar büyük bir karanlık, beyaz, mükemmel bir karanlık, ve benim hayatımdaki tek mükemmel şeyin o karanlık oluşu diğer her şeyi değiştiriyor.

Seneler geçiyor aradan, sessiz çığlıkların atıldığı seneler. Ebeveynlerim odama gittiğimde kırılan vazoyu duyamadığımı sanıyorlar, duyamıyorum, ama biliyorum. Mükemmel evlilikten kalan fotoğraflarla karşılaştırabiliyorum annemi. Babamın takım elbiselerinin düğündeki keskinlikte olmadığını biliyorum, görebiliyorum her şeyi. Babam anneme vuruyor, biliyorum, tokatın sesini duymuyorum, veya kapıdan içkili gelen babamın annemi yere yatırıp tecavüz ettiği geceki çığlıklar aşmıyor karanlığımı. Ama hepsini biliyorum, izlerini ve gerçekliklerni hissedebiliyorum. Ama onlar bilmiyorlar bildiğimi ve dünya bilmeye zahmet etmediği için annemin babamı bıçaklamasıyla biten olay zincirini takip etmeye kimse yanaşmıyor. Herkes şaşırıyor babamın kızıl kanıyla boyanmış mükemmel mutfağı görünce. Herkes o sağır çocuklarını suçluyor mükemmel çiftin, herkes benim on beş sene yaptığımı bir gecede yapıyor. Karşılaştırmalar ve nostaljiler belirliyor suçluyu, ve o sağır çocuk, annesi hapiste, babası yerin iki metre seksen santim altında, yetimhaneye gönderiliyor.

Bir sene geçiyor etrafımdaki her şeyi idrak edebilmem için. On altı yaşındaki sağır çocuk, arafta sıkıştığı on altı seneyi sayıyor yavaş yavaş. Ve sayarken, yolları beliriyor önümde. Birini biliyorum, sonunu biliyorum, ulaşamayacağımı biliyorum. Mükemmel ailenin mükemmel mutfağına kimin kanının sıçradığını biliyorum, mükemmel olma şansıyla doğmadığımı da. O yolun benim dalaklarımın sabah kahvesinin içinden çıkmasıyla sonuçlanacağını görebiliyorum o yolun dibine gitmeden. Öteki yol daha da kararlılaşıyor gözümde, daha aydınlanıyor, doğasının aksine.

Bir gece, bir arka sokağa giriyorum. Yetimhaneden kaçmış, parasız, ama amaçlı bir şekilde bakıyorum etrafıma, ve onu görüyorum. Tanımıyorum, o da beni tanımıyor. Bana geliyor, bir şeyler diyor. Annemin çığlıklarını bana göndermeyen karanlık tutuyor onları, ve bir an her şey aydınlanıyor tekrar gözümde. Amaç, sağır çocuğa sesleniyor, çağırıyor onu. Kadının kolunu tutup arkasında büküyorum, etrafımda kimse yok, gördüm, biliyorum. Kadını yere atıyorum, kıpırdadığı her an için biraz daha sıkıyorum kolunun etrafındaki elimi. Diğer elimle önce kendi pantolonumu, sonra onunkini indiriyorum.

Siz hiç tecavüz edilen bir kadının çığlıklarını duydunuz mu?

Ben hiç duymadım.

O gece de duymuyorum. Anneminkileri duymadığım gibi.

O geceden sonrakileri duymadığım gibi.

Yorumlar

Ahmet Kamil Keleş dedi ki…
Lütfen serinin devamını getir, harika gidiyor!

Popüler Yayınlar